Boyoz, söğüş, kumru...

boyoz

İzmir'e oldum olası ısınamamıştım. Bunda ben küçükken Çanakkale - Antalya arasında yaptığımız yolculukların bir payı olmalı. Yolcu otobüslerinde sigara içilen o dönemde, plastik poşette verilen ve o plastiğin tadının sindiği suları içerek serinlemeye çalışırken İzmir Körfezi'ne girer girmez pencerelerden dolan kokudan içim dışıma çıkardı. Zamanla düzeldi körfezin kokusu, ama artık üniversitedeydim ve İzmir'in dünyanın en güzel yeri olduğunda ısrarcı sınıf arkadaşlarım vardı. Üniversiteden sonra birkaç kez gittim İzmir'e. Onda da ziyaret ettiğim arkadaşların misafir gezdirmedeki yetersizliklerinden olsa gerek, Kızlarağası'nda bir işhanının karanlık alt katlarından birindeki bir sütlü tatlıcı ile Bostanlı'nın eğik, üflesen yıkılacak gibi duran apartmanları haricinde hiçbir şey hatırlamıyorum.

Aslında hakkını da yememek gerek, 2005'teki tatil sonrası İstanbul'a dönerken uçak saatinden önce bir arkadaşımla görüşmüştüm. O da Karşıyaka civarında, Makedonya göçmenlerinin yaşadığı mahallesinde ailesiyle tanıştırmış, sonra Karşıyaka'ya midye dolma yemeye götürmüştü. 5 saatte ancak o kadarını anlayabildiğim bir şehir olarak kaldı uzunca bir süre.

Arada İzmir'le bağlantılı birkaç şey daha var (Zübeyr'in İzmir yemeği olarak ikram ettiği, ama nedense başka hiçbir İzmirlinin bilmediği yemekler gibi), ama konuyu toparlayacak olursam, geçen yıl oturduğum evin alt katına iki İzmirli cadının (diğer bir deyişle Ayşe ve Elif'in) taşınmasıyla İzmir'in adını bile duymaktan pek hazzetmeyen ben bile İzmir'i merak eder oldum. Sonunda bu yaz, İzmir'le barışmaya gittim.

Kalbime giden yolun midemden geçtiğini bildiklerinden olsa gerek, daha ilk günün sabahında boyozla tanıştırdılar. Adını daha önce binlerce kere duymama ve İstanbul gibi bir metropolitanda yaşamama rağmen daha önce hiç yememiştim. Bahsettikleri kadar varmış, hele de fırında pişirilmiş yumurtayla birlikte çok güzel oluyormuş.

Sonraysa bir yeri ziyaret etmemiz gerekiyordu: İlyas Gönen. Geçtiğimiz yıl boyunca her muhabbetimize eşlik etti kahvesi. Yeri geldi arka arkaya birkaç tane içtik beraber. Sabahın körü, gecenin bir yarısı demedik, İlyas Gönen'in dibek kahvesini içtik. Ayşe İzmir'den her dönüşünde paket paket getirdi sağ olsun. O paketler Sırbistan'a bile gitti benimle. Marka bağımlılığı bu olsa gerek.

damla sakızlı kahveD
dibek kahvesi
İlyas Gönen Dibek Kahvesi

Elif ve Ayşe'nin gıda tanıtım çabalarına Dilek de katıldı. O da beni Karşıyaka'da söğüşçüye götürdü. İtiraf ediyorum, o ana kadar söğüşü haşlanmış et ve/veya tavuk zannediyordum ve bu kadar basit bir şeyi de İzmirlilerin bu kadar anmalarını anlamıyordum. Denememişler için söyleyeyim, haşlanmış kellenin yanakları ve gözlerinin altı, beyin, soğan, maydonoz ve domatese lavaş sarıyorlarmış. Kelle tandır kadar ağır değil ve soğuk. Yanına da midye dolma istedik. Midye dolmalar, İstanbul'da satılanlara göre daha ufak ve bence çok daha taze ve lezzetli.

söğüş 2
söğüş
kelle
midye dolma

Elif'le Güzelyalı'da Mithatpaşa Caddesi'nde yürürken lokma kokusu aldım. Yol kenarında, tatlıcılarda lokma pişirilmesine alışığım da ilk defa seyyar lokmacı gördüm. Elif lokmanın hayır için bedava dağıtıldığını söylese de, bu bana pek olacak bir işmiş gibi gelmedi. Fiyat listesini alıp 1 porsiyon lokmanın kaça olduğunu anlamaya çalıştım, ama listedeki en küçük rakam 200 kişilik lokmaydı. Ben salak gibi kaç lira vermemiz gerektiğini sorarken, elimize tutuşturdular bi tabak lokmayı. Sanırım İzmirli olmayan birçok insan için hayret verici bir olay bu. Sokağın ortasında, taze ve sıcacık lokmaları bedava dağıtıyorlar ve kimse bunları almak için birbirini ezmiyor. Biz aldığımızda aşağıdaki fotoğraftaki sıra bile yoktu.

Lokma sırası
Lokma
Lokmacı Fatih

İzmir'e ait lezzetler turunun son durağı ise Selçuk'taki Yandım Çavuş. Efes'i gezdirdikten sonra bizi çöp şiş yemeye götürdü Ahmet abi. Sanırım hayatımda ilk defa gerçek çöp şiş yedim. İstanbul'da yediklerimi, bolca baharata bulanmış kuru et parçaları olarak adlandırmak daha doğru olur. Orijinalinde baharat olmadığını da öğrenmiş oldum böylece.

çöp şiş
yandım çavuş ayranı

Çeşme'ye vardığımızda ise, yıllar sonra kumru yiyorum. Daha önce ilk (ve bu yaza kadarki son) defa 1995'te bir toplantı için Çeşme'ye gittiğimde yemiştim. Daha sonra İstanbul'da da birkaç yerde denemiştim, ama daha önce yediğim kumruyla alakası yoktu. Ayşe bu durumumu bildiğinden, Çeşme'ye varır varmaz kumru buldu benim için. Yeniden karşılaşınca çocuk gibi sevindim. Sayaslısı meşhur olsa da karışık yedim. Sayas da asfalya, klorak, gevrek gibi İzmirce bir kelime. Eritme peynirine (yani üçgen peynir) sayas diyorlarmış. Gelecek sefer onu da denerim.

kumru

Son akşam ise Çeşme'nin merkezindeki çarşıyı geziyorduk. Rumeli Pastanesi'ni gördüm. Koca çarşıda başka birçok dondurmacı varken, buranın önünde uzunca bir kuyruk vardı. Evet, beni götürdükleri yer orasıymış. Bir yeri yerlisiyle gezmenin güzellikleri işte. Hürriyet gazetesinin Türkiye'nin en iyi dondurmacıları listesinde burası. Karadutlu dondurması gerçekten çok güzeldi. Kazandibi de.

kazandibi ve karadutlu dondurma

Bunlar sadece fotoğraflarını çekebildiklerim. Foça yoğurdunun, sarı incirlerin, Girit helvasının, İzmir gevreğinin... fotoğrafları yok. Bu kadar bolluk ve bereket içindeki bir şehri sevmemek mümkün değil. Şehrin güzelliğini, rahatlığını geçtim, sırf gıdaları için bile sevilebilir bu şehir.

Yine de bir Frank Sinatra şarkısının sözleri geliyor aklıma. New York da, köy de aynı yalnızsan. Seni sevenlerin olmadığı her şehirde kimsesizsin.

İzmir güzel, ama arkadaşlarla çok güzel.