Sokağın Zoru

Sokağın Zoru - Mehmet Said Aydın

Bazı yollar diğerlerinden daha zor. Bu sefer yola çıkmadan önce, ilk defa bu kadar uzağa gidecek olmanın heyecanı, gideceğim şehirlerin dünyanın en tehlikeli 50 şehri listesinde yer almasının yarattığı endişeye karışıyordu.

Yola çıkmadan birkaç gün önce, Mehmet Said'in yeni kitabının basıldığını öğrendim. Kitabın adını gördüğümde, o sokakların zoruna göğüs germek için iyi bir yol arkadaşı olacağını düşündüm. İçinde ne yazdığından haberim bile yoktu oysa.

Robben Island

Bu fotoğrafı çektiğimde, Masa Dağı'nın zirvesindeydik. Solunda kalan, Aslan Başı dağı. Aşağıda ise Cape Town'ın daha çok beyazların yaşadığı lüks mahalleleri var. Ama bu fotoğrafı çekmemin nedeni bunlar değil ve sanırım o nedeni anlatmak pek kolay değil. Yine de deneyeceğim.

Fotoğrafa tekrar bakarsan, sağda bir ada var. Orası Robben Adası. Nelson Mandela'nın 1964 ile 1982 yılları arasında hapsedildiği yer. Sadece onun da değil, Apartheid'a karşı savaşan birçok devrimcinin hapsedildiği, işkenceye, insanlık dışı ne varsa hepsine maruz bırakıldığı yer.

Bu fotoğraf da aslında aşağıdaki şarkıya yanıt olarak çektiğim iki fotoğraftan biri.

Apartheid karşıtı eylemlerin artmasından sonra, 12 Haziran 1986'da Güney Afrika hükümeti, ülke çapında olağanüstü hal ilan ediyor ve işler iyice çığrından çıkıyor. İngiliz asıllı Johnny Clegg de, grubu Savuka ile birlikte bu şarkıyı besteliyor. Mandela hakkında yazılan şarkılardan en bilineni bu olsa gerek.

Şarkının yarısı Zulu dilinde, yarısı İngilizce. Mandela'nın anadili Xhosa (Bunu okumak için çalışman lazım. Baştaki X, aslında bizdeki "cık" sesine tekabül ediyor. Hani bir şeyi tasvip etmediğimizde çıkarttığımız ses var ya. Tam o.) olsa da.

Cape Town

Yukarıdaki fotoğraf da, o şarkıya yanıt olarak çektiğim 2. fotoğraf. Robben Adası'ndan Cape Town'a ve Masa Dağı'na bakarken.

the sea is cold and the sky is grey
look across the island into the bay
we are all islands till comes the day
we cross the burning water

Şarkının Zulu dilindeki nakaratında, "Mandela'yı hapsedildiği yerde görmedik." diyor. Biz hapsedildiği yeri gördük sadece, ama 2 metrekarelik bir hücrede fotoğraf çekmek mümkün olmadı. Fotoğraf çekmek için makinemin daha büyük bir alana ihtiyacı vardı.

Robert Sobukwe

Yukarıdaki fotoğraf ise, Robert Sobukwe'nin Robben Adası'nda 6 yıl boyunca hücre hapsinde kaldığı yer.

21 Mart 1960'da, Robert Sobukwe, zenci Güney Afrikalıların ülkenin hangi bölgelerine girebileceğini gösteren birer geçiş defteri taşımalarını zorunlu kılan yasalara karşı Güney Afrika çapında yapılan protestoların lideri. Soweto'daki karakola arkadaşlarıyla birlikte yürüyüşe geçtiğinde, polis yürüyüşçülere ateş açıyor. Sharpeville Katliamı olarak anılan bu olayda, 69 protestocu hayatını kaybediyor ve birçokları da tutuklanıyor. Sobukwe, Robben Adası'nda 3 yıl hapse mahkum ediliyor, ama daha sonra geçirilen bir torba yasayla, cezası her yıl tamamen Adalet Bakanı'nın takdiriyle birer yıl uzatılıyor ve Sobukwe 6 yıl hücre hapsinde kalıyor.

Hapsinin zor olan tarafıysa, bu süre içerisinde kimseyle konuşamaması. Sadece eşiyle ve beyaz bir gazeteci olan ve daha sonra Sobukwe'nin biyografisini yazan Benjamin Pogrund'la konuşmasına izin veriliyor, ki onların da ziyaretleri kısıtlı. Gardiyanlar bile kendisiyle konuşmuyor. 6 yıl boyunca hiç konuşamamanın nasıl bir şey olduğunu hayal edebiliyor musun? Ya bu süre içerisinde duyduğun tek canlı sesinin, hemen karşına dikilmiş 20 tane bekçi köpeği kulübesinden gelen havlamalar olduğunu?

Ben bu fotoğrafı çekmek istemedim. Ama yol arkadaşım, Francesco, zorla çıkardı kitabı çantamdan. Sessizlikten zamanla konuşma güçlüğü çekmeye başlayan bir adamın kapatıldığı yerin önüne yakışmıyordu o kitap. İnsanlara sözcüklerini kaybettirecek kadar büyük bir karanlığın kenarında dursun istememiştim. Başkalarının acısına bakmanın bazen haddimi aşmak olduğunu düşünüyorum çünkü. Oysa Francesco, bir halk kahramanın insanlık onurunu korumak için neleri aşabilecek kadar güçlü olduğunu gösterdiğini düşündü bu fotoğrafın. Bu olmazsa, fotoğraflar eksik kalırdı.

Langa Township

Bu fotoğrafsa, Langa'dan. 1948'de başlayan Apartheid döneminden çok önce, sadece zenci Güney Afrikalıların yaşamasına ayrılan ve township denilen mahallelerden birinde. Sokağın zorunun en çok hissedildiği yerler bu mahalleler. Suç oranı şehrin geri kalanına göre çok yüksek. Açlık ve sefalet, cinayete ve gaspa karışıyor buralarda. Fakirlik insana neler yaptırıyor... Ailenle birlikte bir konteynırın yarısında yaşamak zorunda kaldığını hayal edebiliyor musun?

Bu kadar acı yeter. Yolun bundan sonrasında başka eller var fotoğraflarda. Fotoğrafta ellerini kullanmam karşılığında, birkaç dize çevirdim hepsine. Tam olarak çevirmem imkansızdı, ama bence elimden geleni yaptım. Ne gariptir ki, kilometrelerce ötedeki bir şairin dizelerini çok merak etti hepsi.

Cape of Good Hope

Bu fotoğrafta arkada Ümit Burnu var. Hani okulda yıllarca bize Afrika'nın en güney noktası olarak öğretilen yer. Bu bilginin yanlış olduğu daha sonra ortaya çıksa da, Güney Afrika'nın belki en ünlü yeri olan burada bir fotoğrafının olmasını istedim.

Fotoğraftaki elin sahibi Elena. Yarı Norveçli, yarı Alman bir genç kadın. Onun yolu Mozambik'te başlamış. Bu fotoğrafı çektirmeden az önce, okyanusta yüzmüştük beraber. Çıktığımızda, çantasından ekmek, peynir çıkardı. Biz mutlu mesut onları yerken çevremizi 20 kadar babun sardı. Babunlar vahşi hayvanlar ve onlar hakkında uyarılar var her yerde. Bildiğin dövüyorlar insanları. Üstüne gaspa da meyilliler. O korkuyla Sokağın Zoru'nu ve fotoğraf makinemi korumak için sırt çantama sarıldım. Ama ekmeği kaptırdık. Bu fotoğrafı çekmek için Cape Point'e tırmandığımızda açtık ve saçlarımızdaki okyanus suyu kurumamıştı daha.

Kruger National Park

Bu fotoğrafsa Kruger Milli Parkı'ndan. Afrika'daki en büyük vahşi hayvan rezervlerinden biri. Ama Güney Afrika'nın da en doğusunda. Afrika'da "Big Five" olarak anılan beş vahşi hayvandan biriyse fil. Keşke aslanlarla da fotoğrafını çekebilseydim.

Bu fotoğraftaki el ise Alman bir doktora ait. Adını hatırlayamıyorum. Zamanında not almamanın sonuçları işte bunlar. Güney Afrika'da garip bir doktor turizmi var. İzlanda'dan, Danimarka'dan, Almanya'dan doktorlar, Güney Afrika'daki sağlık makamlarından denklik alıp birkaç ay ücretsiz çalışıyorlar orada. Kendi ülkelerindeki hastanelerin travma birimlerinde yeterince deneyim kazanamadıklarını düşündüklerinden, her gün sayısız kişinin bıçaklandığı, vurulduğu, trafik kazası geçirdiği bu ülkede hem doktorlara yardımcı oluyorlar, hem de daha önce görmedikleri vakalarda neler yapmaları gerektiğini öğreniyorlar. Ne garip değil mi? Bu doktor beyefendi de onlardan biri işte.

Blyde River Canyon

Dediklerine göre dünyanın üçüncü büyük kanyonu, Güney Afrika'daki Blyde River Kanyonu'ymuş. Ama işte bu kanyonlar büyüklüklerine, derinliklerine, uzunluklarına... göre farklı farklı değerlendirildiğinden farklı kaynaklar, farklı sıralamalar veriyor. Ama öyle ya da böyle, tüm kaynakların kabul ettiği şey, bu kanyonun dünyanın en büyük yeşil kanyonu olduğu. Hayatımda gördüğüm en nefes kesici doğal güzelliklerden biri olsa gerek.

Perde arkası
Blyde River Canyon 2

O kadar güzeldi ki, birden fazla fotoğraf çekmek istedim. Hatta bir de perde arkası fotoğrafı çektim. Bu fotoğraflarda bana yardım eden ise, parkın güvenlik görevlilerinden Isaac. Kitabın fotoğrafını çekmek istediğimi söyleyince, normalde geçmemizin yasak olduğu, nispeten tehlikeli bir yere çıktı fotoğraf daha güzel olsun diye. İlk fotoğraf oradan. Haklıymış.

Heathrow

Bu son fotoğrafsa, dönüş yolundan. Kruger - Johannesburg arası 7 saat midibüs, Johannes - Londra arası 11 saat uçak ve Londra - İstanbul arası 3,5 saat uçak yolculuğu olmak üzere, aktarmalarla birlikte toplam 34 saat süren dönüş yolunda çekilmiş bir fotoğrafı olmazsa olmazdı bence. Heathrow Havaalanı'nda sigara içmek için dışarı çıktığımda çektim bu fotoğrafı da. Elin sahibi, açık denizde petrol kuyularında çalışan bir İskoç. Avustralya'daki görevinden evine dönerken. Sigarasızlıktan delirme noktasına gelmiş iki müptela olarak sigaralarımızı içerken çektim bu fotoğrafı da. Yol arkadaşımı, yani Sokağın Zoru'nu, Kore'deki Busan şehrinin sahillerine götürmemi istedi benden. Bugüne kadar gördüğü en güzel yer orasıymış. Kim bilir, belki tavsiyesine uyarım. Hem ne demişti Mehmet Said?

mazlum'a söyle.
seni dışarı çıkarmama cüreti hariç değil çünkü cüretime.

Şiirler ne garip aslında. Dizeler, şairlerden bağımsız. O anki ruh haline, bulunduğun yere göre anlam değiştiriyor. Sokağın Zoru tahmin edemeyeceği anlamlara büründü orada. Onları da yazmak isterdim, ama hala yol yorgunuyum. Başka sefere kalsın o da. Fotoğrafları anlatmak kolay da, dizelerin kazandıkları anlamları anlatmak daha zor. Bu seferlik affet beni, mazlum.